18 Haziran 2013 Salı
Kayıp Sembol - Dan Brown
Son olarak Dan Brown'ın Kayıp Sembol isimli kitabını okudum. Bildiğiniz gibi yazar şu sıralar özellikle ülkemizde Ayasofya'nın gizemleriyle ilgili olan yeni kitabı Cehennem ile oldukça popüler. Hatta yayınevi bu vesileyle yazarın bir önceki kitabı Kayıp Sembol'e de %50 (artık bu kelimeyi kullanırken bir garip oluyorum:)) indirim yapmış. Gerçi ben kitabı çok daha önce almıştım ama nedense bir türlü okuyamamıştım, kısmet bugüneymiş.
Kitap 512 sayfa, kahramanımız simge bilim profesörü Robert Langdon'un babası gibi sevdiği ünlü iş adamı Peter Solomon kaçırılır, hayatı Langdon'un mason piramidi üzerindeki simgeleri çözmesine bağlıdır. Masonluk, antik gizemler, okültizmle dolu soluk soluğa bir macera sunuyor yazar bize. Özellikle bu gizemlerin çekiciliği beni kitabı okumaya sevk etti, ancak roman temel olarak bir macera romanı ve yazar yeri geldikçe bu gizemleri "koklatıyor" okura, ben daha çok bu gizemler üzerine kurulu bir roman okumayı tercih ederdim. Dan Brown gerçekten ilgi çekici konular bulmakta usta ama dediğim gibi pek benim tarzım değil.
4 Haziran 2013 Salı
Karışık Düşünceler
Kafamı sürekli meşgul eden son günlerdeki olaylarla ilgili yine yazma ihtiyacı hissettim. Gezi Parkı ile başlayan eylemler bugün 5. gününde. Halkımız büyük bir coşku içinde yılmadan tepkilerini göstermeye devam ediyorlar. Ben özel bir durumdan ötürü eylemlere katılamasam da en azından facebook üzerinden önemli bilgileri paylaşarak bir şeyler yapmaya çalıştım, içimdeki heyecanı bastırmaya yeterli olmadı tabii. Ama eşim tek başına da olsa katıldı. Ülkemizin her köşesinin katılım gösterdiği böylesine büyük bir eyleme rağmen, tepkilerin büyüklüğüne rağmen başbakanımız özür dilemek şöyle dursun en ufak bir uzlaşı işareti vermedi, üstüne üstlük “biz bu eylemleri çok gördük, cumhuriyet eylemleri olsun şu olsun, hepsi gelir geçer” tarzında söylemlerle bunlara en ufak bir değer vermediğini de ifade etmiş oldu.Şu an gerçekten çok üzgünüm, bir taraftan halkımızın bu şekilde duyarlılığını, caseretini, birlik duygusunu gördüğüm için çok mutluyum, ama diğer taraftan yaşanan şiddet olaylarından dolayı da çok üzgünüm. Öğretim görevlisi bir arkadaşım herhangi bir eylemde bulunmadığı halde yüzüne gaz bombası isabet etmesi sonucu bir gözünü kaybetti, yerine asla konamayacak bir kayıp, bu sürekli aklımda ve beni inanılmaz üzüyor, onunla aynı şeyi yaşamış insanlar var hatta gencecik bir delikanlı da hayatını kaybetti. Bunlar işin en acı tarafları tabii ama beni üzen başka şeyler de var.
Bu eylemler başta demokrasi arayışı için yapılıyor ama arada bunları kullanmak isteyen kötü niyetli insanlar olması da işin tehlikeli boyutu. Basında gördüğümüz taraflı görüntülere itibar etmiyoruz tabi ama eşimin eylemler sırasında çektiği bazı görüntüleri izledim, bir takım gençler belediye otobüslerinin camlarını kırıp devirmeye çalışıyorlar örneğin, halkın parasıyla alınmış yine ertesi gün haklın binip işine gideceği otobüsler, yüzlerde “iş başarmış” mutlu bir ifade, o kadar çirkin geldi ki.
Buna karşılık facebook’ta gördüğüm bir paylaşımda şöyle denilmiş;
“Polis arabası için ‘devlet malı’ diyenler. Telekomlar, Tekeller, limanlar Yunan malı mıydı? Biz ‘satılmasınlar’ derken polis arabasına sahip çıkanlar hiç birini görmedik meydanlarda?”
Sakız çalmak da banka soymak da hırsızlık değil midir? Bu tip saçma argümanlarla en doğru şeyi bile savunsanız haksız duruma düşebilirsiniz bence. Üstelik eylemcilerin çoğunluğu telekomların satışına da polis arabasına zarar verilmesine de karşı olan sağduyulu insanlar.
Kısacası eylemcilerin arasında sağduyulu kesim çoğunlukta da olsa bunu bir “eğlence” olarak gören, bilgisayar oyunlarının canlı bir versiyonu gibi hisseden bir azınlık da var. Yapılan seviyesiz ve küfürlü yorumlar da aynı derecede rahatsız edici ve olayı hafife olan davranışlar. Her işin bir ciddiyeti olmalı, hele böyle hassas bir konuda yapılan iş “bilinçle” yapılmalı.
Özellikle ilk günün heyecanı içinde facebook ve twitter’dan doğruluğunu araştırmadan bir sürü paylaşımda bulunduk, “panzerle ezilmiş genç” fotoğrafı veya “biber gazı sıkılan köpek” fotoğrafı, polisin gerçek mermi kullandığı haberleri olsun, portakal gazı diye “agent orange” kullanıldığı olsun bu yalan haberlerin hepsi halkı öfkelendirip şiddet kullanmaya kışkırtmak için kötü niyetli kişilerce ortaya atılmış paylaşımlardı. Hala bunları paylaşanlar da yok değil.
Diğer bir nokta ise yabancı ülkelere yapılan çağrılar. İşte belki de beni en rahatsız eden şeylerden birisi de bu. Tabi ki ülkemizdeki gelişmelerden dış basın da haberdar oluyor ve olayların demokratik bir hak arayışı iken şiddetli polis müdahalesi sonucu başka bir noktaya vardığı onlar tarafından da aşikar. Çok şükür şimdilik olaylar belli bir noktadan daha ileride değil, inşallah da şiddet en kısa sürede biter. Ama bu çağrılar o kadar abartılıyor ki, benim anlamadığım yurtdışından ne gibi bir yardım bekleniyor, gıda yardımı mı, ilaç yardımı mı yoksa başka bir müdahale mi?? Bugün karşılaştığım change.org sitesindeki imza kampanyası ise beni çok şaşırttı, Obama’nın Türkiye’de polisin orantısız güç kullanımını kınayan bir konuşma yapması için imza kampanyası başlatılmış. Bunu anlayamıyorum, başbakanın tutumundan davranışından rahatsız olabiliriz ama onu ABD başbakanına mı şikayet ediyoruz?
Çok hassas bir noktadayız, Mısır olsun Suriye olsun bir çok olumsuz örnek geldi geçti, duygusal değil mantıklı düşünmeliyiz, en önemlisi neyi ne için yaptığımızı iyi anlamalıyız, bilgileri analiz etmeli, duyduklarımızı kendi mantık süzgecimizden geçirip değerlendirmeliyiz. Maalesef ülkemizde eğitim ve kültür eksikliği var ve bütün sorunlarımızın temelinde de bu yatıyor bana göre, her duyduğumuza körü körüne inanıyoruz, bir şeye muhalif oluyorsak her muhalif düşünceye saplanıp kalıyoruz veya tam tersi bir şeyi destekliyorsak körü körüne yapıyoruz. Benim gözümde ikisinin de bir değeri yok, yapılan şeyin arkasında “mantık” yoksa bir değeri kalmıyor.
Yukarıda saydığım beni rahatsız eden şeylerden çok yazının başında dediğim gibi pek çok güzel şey de oldu eylemlerde, tek istediğim eylemlerde artık şiddet yaşanmaz ve hükümetin de göstereceği sağ duyulu davranışlarla halkın isteklerine artık gözler açılır, bu kadar negatif olayın üstüne ülkemiz için yaşananların güzel sonuçlarını görmek istiyoruz.
Resim: Bornova'daki eyleme aitmiş, facebook'tan alıntıdır.
1 Haziran 2013 Cumartesi
31.05.2013

Okuma Günlüğüm'ün daha çok bir kitap tanıtım bloğu olduğunu söyleyebiliriz, burada çok nadiren başka konulara yer veriliyor ancak dün gece ülkemizde yaşananlar üzerine bir kaç söz söyleme gereği hissediyorum, hele de Türk medyası, radyo ve televizyonlardan bu konuda tarafsız ve gerçekçi bir bilgiye ulaşamayacağınız düşünülürse.
Binlerce insan sadece gezi parkına yapılacak AVM için mücadele vermiyor, demokrasi için mücadele veriyor, bugüne kadar dil uzatılan değerlerine sahip çıkmak için mücadele veriyor.Bu mücadeleye sadece İstanbul'lular yok, her şehirden insan canını tehlikeye atıp buna katılıyor, yurt dışından da hem Türkler hem de yabancılar kendi bulundukları yerlerde protesto gösterileri düzenliyor. 4 günlük olaylar azalmak şöyle dursun artarak devam ediyor. Sadece oturma eylemi gibi zararsız bir eylem yapan halka devlet güçleri "müdahale" etti, ediyor. Yüzden fazla yaralı, pek çok sakat kalan insan ve bildiğim kadarıyla hayatını kaybeden 3 kişi oldu, bunlar bir engelleme çalışması değil nefret eylemleri gibi görünüyor.
Bu protestolar nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu halk bunu unutmayacak...
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Oldu da bitti, Maşallah - Kaan Göktaş

Araştırmacı gazeteci- yazar Kaan Göktaş’ın üçüncü kitabı “Oldu da bitti, Maşallah”, adından da anlayacağınız üzere tarih, din, etik ve çocuk hakları açısından sünnet konusunu tartışıyor.
Kaan Göktaş, nezaket gösterip bana da imzalı bir kitabını gönderdi ve ben de bugünlerde okuma fırsatı buldum.
Açıkçası bir bayan olarak daha önce sünnet konusu üzerine düşünmemiştim. Müslümanlıkta sünnet erkek çocuklarına uygulanan bir operasyon, özellikle bildiğimiz sünnetin sağlık açısından da koruyucu olduğu. Hatta günümüzde bir çok aile çocuklarını doğar doğmaz sünnet ettirmeyi tercih ediyor, ancak otomatik olarak yapılan bu uygulama hakkında kaçımız düşündü daha önce?
Yazarın bu konuda kapsamlı bir çalışma yaptığını söyleyebiliriz, 140 sayfalık kitapta hem Müslümanlıkta hem de diğer dinlerde ve kültürlerde sünnet, sünnetin kökeni, yasalar ve tıp etiğindeki yeri gibi konu başlıkları var. Kitabın kaynakça kısmı da oldukça zengin. Kısacası, sünnet olayına farklı bir bakış açısıyla bakmak isterseniz okumanızı tavsiye ederim. Kaan Bey’e tekrar teşekkür eder ve başarılarının devamını dilerim.
Yazarın sitesi olan www.kaangoktas.net adresinde kendisiyle ilgili bilgi ve diğer yazılarına ulaşabilirsiniz.
21 Mayıs 2013 Salı
Bertolucci'den Çölde Çay

Paul Bowles'in Çölde Çay romanından Bertolucci tarafından 1990 yılında sinemaya uyarlanmış filmi dün seyrettim. Başrollerinden John Malkovich ve Debra Winger'in oynadığı filmin imdb puanı 6,6.
Roman 1949 yılında geçiyor, film de o yıllarda Amerika'ya ait görüntülerle başlıyor. Sonra kahramanlarımız Kit, Port ve Tunner'ı görüyoruz. Romanı okumuş biri olarak filmi bundan bağımsız değerlendirmem biraz zor. İlk farklılık da karakterlerde çarpıyor gözüme. Port rolünde John Malkovich kafamda canlandırdığım gibiyken Kit çok farklı, kitapta kocasına fikrini açıkça ifade etmekten çekinen, biraz güvensiz ve kırılgan bir hali vardı, filmde ise oldukça kendine güvenli bir kadın, bir diğer büyük fark ise romandaki Kit'in sarışın olması ki bence bu nedenle Arap erkeklerinin bu kadar ilgisini çekiyor. Bana kalırsa Tunner da kitaptakine çok uymuyor, Tunner kitapta Port'a göre daha yapılı, daha güven veren bir tipti sanki. Eric Lyle ise kitaptakinin aksine zeka özürlü gibi aktarılmış ekrana.
Bir diğer fark romanda Port ve Kit'in hemen hemen hiç yakınlaşmamasının aksine filmde öyle olmaması. Kitabın sonunda Kit'in yaşadıkları da sadeleştirilmiş, çok da iyi olmuş. Ancak Paul Bowles'in filmde anlatıcı olarak yer alması, bu farklılıkları hoş gördüğü anlamına geliyor herhalde:)
Romandan bağımsız olarak baktığımda filmi beğendim, özellikle görsel anlamda çok hoş bir filmdi. Ancak kervan sahneleri gereksiz derecede uzundu. Filmin sonu da romandan farklıydı. Romanı beğenmemiştim ama filmi fena bulmadım:)
Etiketler:
Bertolcucci,
Esirgeyen Gökyüzü,
Paul Bowles,
Çölde Çay
| Tepkiler: |
15 Mayıs 2013 Çarşamba
Çölde Çay - Paul Bowles

Diğer ismi “Esirgeyen Gökyüzü” olan roman, yazarın ilk romanı, 1949 yılında yazılmış. 286 sayfadan oluşan roman hakkında arka kapakta şunlar yazıyor;
“ ‘Çölün ortasında kendine acıklı bir Batı kalesi kurma çabası…’
Romandaki bu cümle, Amerikalı genç çiftin Kuzey Afrika kentleri ve çöllerindeki hüzünlü öyküsünü özetleyebilir. Fakat sadece o kadar değil, ‘Çölde Çay’ Sahra’nın sonsuz, anlaşılmaz, devinimsiz boşluğunda bütün bir Amerika-Batı uygarlığının, kadın-erkek ilişkisin ve belki ruhsal karşıtlığının ve aynı zamanda bütün bir varoluşun sorgulanmasıdır da. Akıcı bir serüven ve tutku romanı. Hüzün dolu bir aşk ve yok oluş öyküsü. Batılının gözüyle betimlenen Doğu’nun kargaşa, hastalık, şehvet ve pislikle lekeli, dayanılmazca çekici, katı, ulaşılmaz, kendi içinde kapalı ortamında, insanın yazgısı, zamanın ve doğanın sonsuzluğu üstüne ozanca gözlemler, düşünceler…”
Evet arka kapağı okuduğunuzda sürükleyici, bir o kadar da düşündürücü, belki de felsefi bir roman okumayı umabilirsiniz, ama ummayın! “Varoluş, yok oluş, betimleme, sorgulama”larla dolu “entel” romanı okumayı umun ki hayal kırıklığına uğramayın.
Çölde Çay veya Esirgeyen Gözkyüzü, ismini çok defa duyduğum, filme de aktarılmış ve çok merak ettiğim bir romandı. Neyse, önce romanın konusundan bahsedeyim. Sonlara doğru spolier olabilir:)
Çöl, her türlü zorluğa rağmen,Kit ve Port'a eşsiz bir macera vaad etmektedir...
Kit ve Port 26 yaşlarında Amerikalı bir çifttir. Yakın arkadaşları Tunner’ı da alıp Kuzey Afrika’ya macera dolu bir yolculuğa çıkarlar. Romanda merak uyandıran şey olaylardan ziyade kişiler arası ilişkiler. Öncelikle Kit ve Port’un ilişkisini anlamlandıramıyoruz, uzun zamandır birlikte olan genç bir çift ancak ayrı odalarda kalıyorlar, mesafeli gibi görünen bir ilişkileri var, aralarındaki ilişki belirsiz. Kit zayıf bir kişilik çiziyor. Port çalışmayan, güvensiz ve güvenilmez biri. Tunner, ilk tanıştıklarından beri sürekli Kit’e kur yapan yakın arkadaşları.
Bir gece Port otel odasına gelmez, o geceyi dışarıda bir Arap kızıyla geçirir, (hem de neredeyse hiç suçluluk duymadan), Kit ertesi gün ona nerede olduğunu bile sormaz, ama sonunda Port'un ortadan kaybolduğu bir an, sürekli peşinde olan Tunner’a yenilerek onunla birlikte olur ve pişman olur. Port da artık Tunner’ın karısına olan ilgisinden rahatsızlık duymaya başlamıştır. Bir şekilde Tunner’ı başlarından atmaya karar verirler, kaldıkları otelde tanıştıkları anne-oğulun arabalarında Tunner’a bir yer ayarlayıp onunla bir sonraki duraklarında buluşmaya söz verirler, ancak bu sözü tutmazlar tabii. Bu arada Port hastalanır, hastalığı çok ciddidir, geldikleri El Ga’a kentinde Tifo salgını da olduğundan önce kalacak yer bulamazlar, birkaç askerin yardımıyla garnizona kabul edilirler, yerleştirildikleri küçük odada Kit Port’un başından ayrılmaz, ona bakmaya çalışır. Port pasaportunu bir önceki kentte kaybetmiştir, bir şekilde pasaportu bulan Tunner, askeri ilişkilerle Port ve Kit’e ulaşır. Bu sırada Port ölür. Kit soğukkanlılıkla eşyalarını toplar, Tunner’a da görünmeden oradan kaçar. Kitabın son bölümü, son 40 sayfa, Kit’in kaçmaya çalışırken başına gelen korkunç olayları anlatıyor, yoksa Kit’in erotik maceralarını mı diyelim? Konuyla alakasız saçmalıklar silsilesi...

Kit, El Ga'a'dan kaçmak için, deve kervanıyla yolculuk eden iki adamın peşine takılır...
Son zamanlarda okuduğum en kötü romanlardan biriydi, bir kere karakterler "ne idüğü belirsiz" ve yüzeyseldiler. Olay örgüsü deseniz “olay” diye bahsedilebilecek bir şey yok. Felsefi deseniz yine bir şey bulamadım. Özellikle kitabın son bölümü mide bulandırıcıydı. Yazar bunu niye yazmış merak ettim. Hayal kırıklığı…
Resim 2:http://www.garantitakvim.com/i/content/55_1_Fas-Gezisi_275x345px.jpg
Resim 3:http://www.kacsene.com/resimler/5/9268-kar-yagan-col-1.jpg
Etiketler:
Esirgeyen Gökyüzü,
Paul Bowles,
Çölde Çay
| Tepkiler: |
8 Mayıs 2013 Çarşamba
Profesör – Charlotte Brontë

Bronte kız kardeşlerin romanları her zaman ilgimi çekmiştir. En büyük kız kardeş olan Charlotte Bronte’nin daha önce Jane Eyre isimli romanını okumuştum. Zaten kendisinin toplamda 4 adet romanı var. Profesör isimli bu roman da aslında yazarın ilk romanı, ancak daha önce yayınlatamadığı romanı, eşi o öldükten sonra yayınlatıyor. Zaten Profesör, Jane Eyre’den bile başarılı bulunan Vilette isimli son romanının bir ön taslığı olarak değerlendiriliyor.
Romanın konusunu anlatmadan önce biraz Charlotte Bronte’nin hayatından bahsetmem gerekir. Mina Urgan, İngiliz Edebiyat Tarihi kitabının dördüncü cildinde Bronte’ler hakkında geniş bilgi vermiş. Charlotte Bronte, 1816’da İngiltere’de bir papazın en büyük çocuğu olarak doğar, iki kız kardeşi ve bir erkek kardeşi daha olur. Bu dört çocuk da edebiyata meraklıdır, ıssız bir yerde bir papaz evinde yaşadıkları için tek eğlenceleri yazmaktır. Ancak o yıllarda saygın bir genç kadın için para kazanmanın belki de tek yolu mürebbiyelik yapmaktır, bu nedenle kendilerini geliştirebilmek ve dil öğrenebilmek için Charlotte ve Emily Bronte Brüksel’de bir okula giderler. Bu okulda 8 ay kalıp Fransızca öğrenirler. Ancak bu deneyimin Charlotte için en büyük etkisi aşkla tanışması olur. Charlotte burada okul müdürü ve öğretmeni Bay Heger’e aşık olur, bu adam evli çocuklu ama entelektüelliğiyle Charlotte için çok çekici bir adamdır. Charlotte aşkını gizli tutar ancak hocasıyla mektuplaşır. Daha sonra İngiltere’ye 1846’da dönüp kız kardeşleriyle birlikte yazdıkları romanları erkek isimleriyle bastırırlar. Bu arada mürebbiyelik de yapar Charlotte. 1849’da üç kardeşini de sırayla veremden kaybetmiştir. 1854 yılında 38 yaşındayken babasının yardımcılarından Nicholls isimli bir genç ile evlenir, çok mutlu olur ancak evlendikten 9 ay sonra kendisi de hayatını kaybeder.

Bronte ailesinin yaşadığı, Haworth'taki, önünde mezarlık olan kasvetli papaz evi.
Profesör’ün konusuna gelecek olursak; William Crimsworth eğitimini yeni tamamlamış, ağabeyi ve görüşmediği dayıları dışında bir akrabası olmayan genç bir delikanlıdır. Hayata atılma zamanı gelmiştir, önce ağabeyinin yanına gider çalışmak için, ancak ağabeyi kötü karakterlidir ve burada bir süre kalıp çalışmayı denediyse de onuru nedeniyle bırakmak zorunda kalır. Bu kasabada tanıştığı Hundsen isimli varlıklı ancak küstah bir adamla tanışır, Crimsworth’un onurlu karakterinden etkilenip onun Belçika’da öğretmenlik yapmasını önererek onu yakın bir dostuna gönderir. Crimsworth buranın tek çaresi olduğunu bilerek tüm gücüyle çalışır, herkesin takdirini toplayan bir öğretmen olur. Kızlar okulunda verdiği dersler sırasında kendisi gibi mütevazi, ancak kararlı ve onurlu dantel hocası Frances Henri ile tanışır, bu genç kız öğretmen olmasına karşın sınırlı bir eğitime sahiptir, kendisi için daha iyi yerlere gelebilmesi için gelişmesi şarttır, bu nedenle okul müdiresi onun Crimsworth’ün verdiği İngilizce derslerine girmesine izin verir. Frances ve Crimsworth arasında bu şekilde bir yakınlık başlar. Aralarındaki ilişki her zaman bir öğretmen öğrenci ilişkisinin saygı ve otorite çerçevesinde olmasına rağmen, bu bir aşkın doğuşuna engel değildir.

William ve Frances sonunda muratlarına erer:)
Ben kitabı beğenim, kesinlikle hiç sıkıcı olmayan, hoş bir kitaptı. Yalnız, çiftin hayatındaki bütün gelişmelerin anlatıldığı son 20-30 sayfa olmasa daha iyi olurdu, yani okur sadece çiftin hayallerine kavuştuğu, hayatlarının mutlulukla devam ettiğini bilse, roman orada bitse bence daha etkileyici olurdu. Hele Hundsen ile ilgili ayrıntılar gereksiz geldi bana.
Yazarın kendi deneyimlerinden, özellikle Brüksel’deki okulundan ve Bay Heger’e karşı duyduğu aşktan edebi anlamda oldukça etkilendiği açık. Frances ve William arasındaki ilişkinin evlendikten sonra bile neredeyse öğretmen-öğrenci ilişkisi içinde devam etmesi de ilginçti.Yazar ayrıca gerekli gereksiz sık sık bazı kelimelerin parantez içinde Fransızcalarını da vermiş, bu da ilginç bir ayrıntı. Kısacası, keyifle okunacak akıcı ve hoş bir hikaye, tavsiye ederim.
Resim 1:http://static.guim.co.uk/sys-images/Guardian/Pix/pictures/2012/1/30/1327933241590/Charlotte-Bront--007.jpg
Resim 2: http://www.jasa.net.au/images/haworth.gif
Resim 3: http://lowres-picturecabinet.com.s3-eu-west-1.amazonaws.com/43/main/45/123805.jpg
Etiketler:
Charlotte Bronte,
İngiliz Edebiyatı Tarihi,
Mina Urgan,
Profesör
| Tepkiler: |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
